EVRENSELLEŞENLER
Sırt çantalı gezginlerin de bildiği gibi, aynı yerlere birden fazla seyahat ettiyseniz, artık sıkılabilir ve farklı arayışlar içine girebilirsiniz. Bu farklı arayışlar da yeni ve kişisel gelişiminizi etkileyecek güçte hikayeler doğurur. Bu hikayeleri anlatmak ve paylaşmak ise, ileride başka insanların ilham alarak daha farklı ve daha güzel hikayeler çıkarmasına ilham kaynağı olabilir. Bu yüzden, “Evrenselleşenler” bölümünde; “Nerede hangi yemek yenir ve ya ne içilir?”, “Bir yere nasıl gidilir?” sorularındansa, yaşadığım ve deneyimlediğim ilginç hikayeleri aktarmaya çalışıyor olacağım.
2016 yaz ayında akrabalarımla çıktığım 7-10 günlük Norveç turundan sonra, dönüş yolumuz olan Almanya, Hamburg’ta onlardan ayrılıp, sırt çantamla otostop ağırlıklı 3. Avrupa seyahatime çıktım. Diğer tek başıma olan seyahatlerim gibi bu seyahatim de plansızdı. Kafama göre sağa sola giderken karşıma birçok değişik ve güzel hikayeler çıktı.
Hamburg’ta iki seçenek arasında kalmıştım; bir yanda daha önce yaşadığım ve gitmekten sıkılmadığım Amsterdam, diğer yanda ise yalnızca bir kez ziyaret ettiğim ama tam olarak gezemediğim Berlin… Sonuç olarak kendimi Berlin’de bulmuştum. Berlin’deki ikinci gecemde pizzacıda tanıştığım tatlı Hollandalı kızların daveti üzerine rotamı yine 2. memleketim diye adlandırdığım Amsterdam’a çevirmiş, çokta mutlu olmuştum. Dutch kızlar ile spontene tanışmam ve yol hikayemi buradan okuyabilirsiniz. Onlar ile Hollanda sınırına kadar gelmiştim. Oradan da daha önce gelip gezemediğim ve Hollanda’da yaşarken her hafta sonu “Bu hafta kesin gidiyoruz (!)” dediğim, Hollanda’nın gözbebeği ve Eskişehir havası olan öğrenci şehri Utreht’e, bu sefer kesin gitme kararı almıştım.
Merel ve Marlies'e teşekkür edip, onlara Norveç'ten aldığım Viking başlığımı hediye etmiştim.SMLXL

Utreht’e gelmeden, Hollandalı kızlar, Merel Bout ve Marlies Drees’in Hollanda sınırını geçtikten sonra beni bıraktıkları yerden otostop ile Utreht’e gitmeye çalıştım. Şunu belirtmeliyim ki Hollanda ve İspanya, Avrupa’da otostopun en az çalıştığı yerler. Benzin istasyonunda durup insanlar ile iletişime geçerseniz bir nebze kolaylaştırabilirsiniz. Aksi takdirde otoban kenarında işiniz zor. Ayrıca polis ceza kesebiliyor.

 Olayın arka planını özetlediğime göre, artık Utreht’e gelebiliriz. Alouisia’nın yanına otostop çekerek gittiğim için geç kalmıştım. Utreht merkeze ulaştığımda saat 23.00 sularıydı. Bahsettiği adrese gidip zili çaldığımda da kapıyı açan olmamıştı. Ben de boş ver diyerek başladım şehrin içinde yürümeye… Gece saat 03.00’a kadar rastgele sokakta yürüyüp insanlar ile muhabbet ettikten sonra epey yorgunluk bastırmıştı. Düşük bütçe ile gezdiğim ve hostellere para vermek istemediğim için, bir nehir kenarında oturup dinlenirken uyuyakalmıştım. Sabah 5.30 gibi uyandıktan sonra, daha uygun bir yer ararken, her tarafını dallarıyla ve yeşillikleriyle kaplamış, altı çadır gibi olan bir ağaç buldum. Sonra saat sabah 10.30 a kadar uyuyakalmışım.
Sabah, aynı saatlerde sahibi ile bereber gezen köpek ağacın altında birinin olduğunu farkedip havlamaya başlamıştı. Tam o sırada hafifce uzun boylu, kır saçlı ve siyah tenli fötr şapkalı birisi yanıma yaklaştı. Bana hafif yarım ağız İngilizcesi ile bağırmaya başladı. Ben o sırada uyku tulumumu ve eşyaları topluyordum. Sürekli sağa sola vuracakmış gibi hareket edip duruyordu. İlk başlarda tedirgin oldum ama daha sonra ne yapabilir ki diye düşündüm. Ne de olsa bir Türküz. Deli adam bana bağırarak polis olduğunu söyledi ve pasaportumu vermemi istedi ve sürekli “burada ne yapıyorsun” diye sordu. Ne olur ne olmaz ani bir hareket yaparsa diyerek çantamda ki cam şişeyi elime alıp sıkıca sıktım. Uyku sersemliğinin verdiği hafif bir şaşkınlık da vardı. Müthiş derecede gerilmiştim. Karşılıklı tüğlerini kabartan iki kedi gibi kaldık. Ona ben de sesimi yükselterek: “Pasportumu sana göstermem için bana polis kimliğini göstermelisin.” dedim. Bana: “Demek göstermiyorsun, o zaman seni polis merkezine götüreceğim ya da bana ceza ödeyeceksin.” dedi. Ben de: “Hadi polis merkezine gidelim.” dedim. Tam o sırada bir polis arabası geçiyordu ve adam hemen koşarak yanına gidip aracı durdurdu. Beni göstererek kısa bir süre konuştu. Daha sonra bisikletine binip hızlıca ulaştı. Polis arabası beni yanına çağırıp durumu anlatmamı istedi. Bende: “Arkadaşımla buluşacaktım ama yoruldum, ağacın altında biraz uzanırken bu adam geldi.” dedim ve olayı özet geçtim. Polis memuru “Her ne olursa olsun, kimseye pasaportunu verme. Dikkatli ol, iyi günler.” diyerek gitti. Gün içinde aynı adamı yine gördüm; bisikleti ile sağa-sola gidip herkese bağırıyordu. O anda kafadan biraz kırık olduğunu anladım.

Burada dipnot: Özellikle Avrupa’dayken, herhangi bir konuda, karakolluk veya başka bir durumda haklı olduğunuzu düşünüyorsanız, yabancı ülke şöyledir-böyledir, Türklere zaten gıcıklar deyip, asla çekinmeyiniz ve hakkınızı sonuna kadar savunup, cesur olup dik durunuz. Bunu gerek Monaco’da valiz yüzünden polis ile tartışmamda, gerek Fransa’da Restaurantta garsonların yaptığı gıcıklıkta ve bunun gibi daha birçok haklı olduğum yerlerde çekinmeden her  zaman yaptım.

Akşam üstüne doğru, Utreht meydanına yakın bir Türk dönercisinde, biraz birşeyler atıştırdım ve wifi ye bağlanıp Alouisia’dan mesaj var mı diye baktım. Evet, beklediğim mesaj gelmişti. Kısa süre içerisinde, Alouisia ile buluştuk. Eşyalarımı evine bırakıp, Hollanda’nın Migrosu gibi her yerde olan süpermarket zinciri  Albert Heijn’e gidip, yiyecek-içecek birşeyler aldık ve beraber yürüyerek kent merkezinde ki büyük parka gittik. Park, oldukça büyük bir parktı. Bir köşede bisikletlerini park etmiş sohbet edenler, diğer köşede futbol oynayanlar, ip atlayanlar, barbekü yapanlar… Belirli bir süre sonra laf lafı açtı Alouisia ile olan sohbet gittikçe koyulaştı. Tabi ki konu seyahatti. Bana çalıştığı işlerden kazandığı parayla, yaptığı seyahatleri anlatırken ki gözlerinin içinde ki heyecan ve parıltı görülmeye değerdi. Hava kararıncaya kadar güzel sohbet devam etti. Daha sonra, Alouisia’nın evine gittik. Alouisia’nın 5 yaşında bir erkek çocuğu var. Eve gittiğimizde, Alouisia bana çocuğunun resmini gösterdi ve seyahatin insanların hayatlarına katkısı üzerine başka bir hararetli sohbet başladı ama ben 3 gündür doğru düzgün uyumadığım için gözlerimi zar zor açık tuyuyorken, uyuyakalmışım.
SMLXL

Sabah, güzel bir omletin akabininde sıcak bir kahve içtim. Ardından, kibarlık adına bulaşıkları yıkadım. Tam o sırada  Alousia bana, “A dün sana söylemeyi unuttum, ben 19 yaşında, 1990 yılında Interrail yaptım” dedi.
Ben: “Ne ciddi misin?  Bana bundan dün neden bahsetmedin?”
Alouisa: “Bilmiyorum, aklıma gelmedi. Bak şu duvardaki fotoğrafım o zamanlardan kalma.”
Ben: ”Bak, eğer senin içinde uygunsa aklıma bir fikir geldi. Sen bana Interrail hikayeni anlat, bende ses kaydı alayım. Kim bilir belki bir gün biryerlerde yayınlar, yeni nesil gençlere örnek olması açısından anlatırım. İnsanlar da ilham alabilir bence çok güzel bir anı.”
Alouisa: “Tabi ki de memnuniyet duyarım. Bu benim ilk Hollanda dışına çıkışımdı. Hala unutamıyorum.”
BURADA SES KAYDIMIZ BAŞLIYOR
 -Hadi baştan başlayalım. Tam olarak hangi yılda Interrail yaptın hatırlıyor musun?
-Evet, hatırlıyorum. 1990’ların başındaydı. Bir saniye, evet tam olarak yıl 1990.
-Peki Interrail’i nasıl duydun?
-Reklamlardan duydum. Çünkü bu Avrupa’da yeni bir şeydi. Büyük ihtimalle, onlar insanların daha çok tren ile seyahat etmelerini istedikleri için promosyon yapmak istediler. Interrail kartını yaptılar.
-Interail’in ne kadar ülkeyi kapsadığını hatırlıyor musun? 30 gün Pass,15 gün pass, v.b.?
-Tüm aydı ve tüm Avrupa’ya seyahat edebiliyordun. Limit yok ve çok çok ucuzdu.O zamanlar, dur bir saniye… Hmm… 200 ya da 250 Hollanda Guldeni (2002 yılında Euro kullanmaya başladılar). Şu an Euro ile karşılaştırdığınız zaman, 100 Euro civarı.
-Gulder o zamanın para birimi miydi?
-Evet, evet.
-Peki insanları ile nasıl buluştun? Çünkü bana Utreht tren istasyonunda diğer insanlar ile tanıştığını söylemiştin.
-Evet, Tren dergisinde reklam vardı. Onu okudum. 3 tane başka adam vardı. Problem diğer gezginler ile buluşmaktı. Belki sen Interrail yapmak istiyorsun ama yalnızsın ve buna gitmek isteyenleri bilmiyorsun. Aslında onlar gazeteden tanışıyorlar ve tamam biz organizasyon yapıyoruz. Biz insanların birbirleriyle iletişim kurmasını sağlayacağız. O zamanlar herhangi bir sosyal medya ağı yoktu. Sonuç olarak ne yapacağız? İnsanlar ile nasıl tanışacağız. İnsanları Central Station (Utreht Tren merkezi) yakınlarına davet ediyorsun. Gidecek olan insanlar geliyor.
-Şimdi oraya, yani tren istasyonunu yakınına gelen gezginlerin çoktan Interrail bileti var değil mi?
-Henüz değil! çünkü onlar ilk gidecek olan gezginleri buluyorlar. Sen, hangi yöne gideceğinin kararını vermek zorundasın. Bu yöne ya da şu yöne. Ben Kuzey Avrupa’ya gitmek istiyorum ya da Güney Avrupa’ya gitmek istiyorum gibi.
-Yani, ilk olarak insanları grup olarak ayırıyorlar (gitmek istedikleri yönlere doğru)?
-Evet evet, eğer sen Kuzeye gitmek istiyorsan şu köşede otur ve diğer tüm Kuzeye gitmek isteyen insanlar…
-Bunu kim söylüyordu? Orada durup dikilen bir kişi mi?
-Evet organizatörler. Evet, tamam, hadi ilk olarak birbirimize kendimizi tanıtalım. Evet, daha sonra köşede gruplar oluşuyor. Eğer sen İskandinav’a Norveç’e gitmek istiyorsan git şu tarafa otur. Eğer sen, İtalya’ya gitmek istiyorsan şu tarafa otur. Eğer sen Fransa, İspanya taraflarına gitmek istiyorsan git şu tarafa otur… Sonuç olarak gitmek istediğin yere göre gidip oturuyorsun ve o yöne giden diğer insanlar ile tanışıyorsun.
-Herkesin sırt çantası var mıydı?
-Hayır! Bu yalnızca insanların tanışması içindi. Interrail sırt çantası ile oluyordu.
-Sonuç olarak; Sırt Çantası kültürü çoktan almışlardı değil mi?
-Evet.
-Peki hiç valizle gelen birisini gördün mü?
-Hayır. Onlar öyle seyahat etmedi.
-Peki Trenden trene bağlantılarını nasıl yapıyordunuz? Neyin nereye gittiğini nasıl biliyordunuz?
-Thomas Cook’un Interrail klavuzu vardı.
-Gerçekten mi? (Buna çok şaşırdım)
-Gerçekten ve Interrail Bible’ı vardı. (Bible incil kutsal kitap demek ama burada ki anlamı yalnızca kitap olsa gerek) (Gülüşmeler) Oradan Avrupa’daki tüm tren seferlerini görebiliyordun. Sen sadece Nice’den, (Fransa güneyinde bir şehir) Viyana’ya gitmek istiyordun. Hadi bakıp kontrol edelim. Sadece Interrail Bible’den bakıyordun. Thomas Cook Interrail Bible’ından.
-Peki, o zamanlar tren seferelerinde gecikme olduğunda falan nasıl oluyordu?
-Olabiliyordu ama yani bu tam olarak….(problem değildi diyecekti cümle yarım kaldı)
-Yani senin Thoms Cook kitabın vardı. Oradan tüm seferleri ve saatleri kontrol ediyordun.
– Aynen ona bak, trene atla, bir tane koltuk bul, otur.
– O zamanlar Çekoslavakya beraberdi değil mi? (Röportajdan önce ilk gittiği yerin Prag olduğunu söylemişti. Ondan dolayı konuşma esnasında birden aklıma geldi ve sordum.)
-Evet, bu ilk gittiğimiz ülkeydi. İlk destinasyonumuz Prag’dı. Çekovaslavakya o zamanlar tam sürecin başladığı zamanlardı.
-Peki, Çekoslavakya hakkındaki ilk izlenimin nasıldı? Ülkeyi ilk gördüğünde neler hissettin?
-Biz keşfetme olayı ile çok fazla meşguldük çünkü Prag ilk destinasyonumuzdu.
-Kalacak yeri nasıl buldun?
-Aslında, biz istasyonda (Prag İstasyonunu kastediyor), bir adamla tanıştık. (Karşılıklı gülüşmeler kahkahalar). Onlar istasyona geldiler çünkü Railcilerin geleceğini biliyorlardı. Hostele ya da odaya sahip olan insanlar kiralama teklifinde bulunuyorlardı. O zamanların AIRBNB’si diyebiliriz. (Yine kahkahalar). Neyse, istasyona gidiyorlar ve gördükleri sırt çantalılara; Odaya ihtiyacınız var mı? Odaya ihtiyacınız var mı ? diye soruyorlar. (Tam günümüzün Hindistan’ı ). Evet şaşırdım ve onlar seni odaya getiriyorlar. Bazen de Interrail’e giden insanlar konuşup kalacak hostel söylüyorlar. Gel gel gel güzel Hostel var gel gel ve sen onları takip ediyorsun. Bu biraz shity (Boktandı). Sonuç olarak sen, nasıl seyahat edeceğini ve bu tarz tricklerden nasıl uzak durman gerektiğini öğreniyorsun. Bazen de gerçekten çok hoş ve güzel Hosteller ya da yerler olabiliyordu.
-Tamam o zamanlar; Avrupa da her ülke kendi para birimini kullanıyordu. Bu durum sizin için kötü bir etkisi oldu mu? Nasıl yapıyordunuz? Her zaman Exchange ofislere mi gidiyordunuz ?
-Sınırda para değişimi yapıyorduk. Her zaman fiyatlar hakkında düşünmen gerekiyordu.
-Yani ne kadar harcayacağını hesaplıyordun.
-Evet! Elinde her zaman bozuk para (bir önceki ülkenin para biriminden) kalıyordu. Bazen sen diğer yöne giden gezginler buluyordun ve bu fazla bozuk paraları yalnızca onlara veriyordun. Ve parayı exchange ediyordun.
-Peki, o zamanlar da internet yoktu. Paranın oranını nasıl yapıyordunuz?
-Evet, her zaman bankalara bakmak zorundasın. Oranlar her zaman bankada. Evet internet yok. (kahkalar)
-Herhangi bir yerde exchange ofisde (döviz bürosu) mi yoktu ?
-Vardı. Ofiste de bankada da para değiştirebiliyordun. Bunlara ek olarak oranları gazeteden de takip edebiliyordun ama değişiyordu, sürekli değişiyordu.
-O zamanlar, benim hatırladığım Avrupa Birliği vardı. Her zaman pasaportunu ve herşeyini kontrol ediyorlar mıydı?
-Evet
-Diğer ülkelere gitmek için vizeye ihtiyacın var mıydı?
-Hmm…
-Ya da istediğin gibi her yere gidebiliyor muydun?
-Aslında, tam olarak hatırlamıyorum. (gülüşmeler). Hatırlamıyorum. Eski pasaportlarımı açıp bakmalıyım. (Eski pasaportlar mı? Türk milleti duymasın)
-ilk Interrail ‘inde en iyi olan şey ve en güzel hatıran tam olarak neydi ?
-Aslında, Biz çadır ile seyahat etmek istedik. Sonuç olarak seyahat ettik. İlk olarak Prag’a gittik ve doğu Avrupa’ya seyahat ettik. Türkiye’ye seyahat ettik. Aslında ilk çadırımızı Pamukkale’de kullandık. Nasıl çadır kullanmadan seyahat ettiğimizi düşünebilirsin.
-Vaov, o zamanlar Pamukkale’ye tren var mıydı? Hayır.
-Hmm, Trenle. Evet. Hatırladığım son şey; birisi tren istasyonunda bekliyordu ve Pamukkale’ye gitmek ister misin? Gel. Seni otele kadar getiriyor. Bu biraz sahteydi. Çok hoş gel gel güzel yüzme havuzu var ama sonunda otelde yüzme havuzu yok!
-Genel olarak o zamanlar Türk insanlarının İngilizceleri nasıldı? Tam olarak konuşabileceğin birisini bulabiliyor muydun?
-Evet evet hiç bir problem yoktu çünkü tanıştığın insanlar turizmden. Otel, oda kiralama sadece…
-Pamukkale hakkındaki ilk izlenimlerini hatırlıyor musun ?
-Hmm evet, aslında orası biraz küçüktü. Küçük bir kasabaydı.
-Peki çadırını ilk olarak Pamukkale’de kullandığını söyleyebilir misin?
-Evet, eğer otelin bahçesine çadır atarsan ucuzdu. Otelin bahçesinde ki çadır. (Gülüşmeler). Tam olarak  yaptığımız şey burdu.
-Tamam, Sonra Pamukkale’den sonra Yunanistan’a falan geçtiniz mi?
-Evet, botla geçtik. Bu da çok hoştu. Aslında Patras’a gidiyordu.
SMLXL

PATRAS; Yunanistan’ın batısında küçük bir liman şehri genelde İtalya’dan botlar buraya gelir.(İtalya’nın doğusu Ancona şehrinden Patras’a günümüzde Interrail biletini kullanarak, yalnızca liman vergileri ödeyerek yolculuk yapabilirsiniz. Yolculuk süresi 24 saattir. Geminin tepesine çadır kurabilir ya da uyku tulumuzla bir köşeye kıvrılarak uyuyabilirsiniz. Bunların hiçbirisi yanınızda yoksa, geminin orta katındaki ana restoranda koltukların arkasında yatabilirsiniz. Priz de mevcuttur.

-Çok hoş bir gezi ve maceraydı çünkü tüm sırt çantalılarla en arkada uyuyabiliyorsun. Açık havada uyumak, botla gitmek, hiçbir şey görmüyorsun (burada denizin çevresini kastediyor). Yalnızca önde birazcık botun ışıkları var. Birazcık suyu görüyorsun ve sadece hiçbir yerde gibi hissediyorsun, müthiş hissediyorsun. Bu suyla birlikte doğanın gücü….
-İlk Interrail’in boyunca kaç tane ülkeye gittiğini hatırlıyor musun ?
-Hmm, Ben… hesaplamam lazım. Prag’a gittim. Budapeşte’ye gittim, hatta Bükreş’e gittim.
-Bükreş, Romanya?
-Evet! Şok olmuştum. Tren istasyonunda çok fazla fakir, kolsuz, bacaksız, engelli para isteyen insanlar vardı. Sen sadece büyük evler ve her şeyi yaşayan insanlar görüyorsun.
-Bu durum ilk kez dünyası dışına çıkan Hollanda’lı bayan için garip miydi?
-Evet depresyonda hissediyorsun. Çokça Afrika’da yemeği olmayan insanları görüyorsun. Gerçek hayatta, gerçekten engelli ve hiçbir şeyi olmayan, sokakta yaşayan insanları görmek etkileyiciydi.
-O zamanlar Bosna Hersek, Sarayevo, Karadağ’da durumlar nasıldı?
-Hiçbir şey.
-Bunların hepsi tek ülkeydi değil mi ?
-Ever, hepsi tek ülkeydi.
-Sen Türkiye’ye Bulgaristan’dan mı geçtin? Bulgaristan, Türkiye, Yunanistan mı yaptın?
-Evet, Türkiye, Yunanistan ve daha sonra İtalya. ve sonra…
-Ancona üzerinden mi geçtin hatırlıyor musun? Patras’dan Ancona’ya?
-Brindisi… Brindisi’den Napoli’ye gittik.
-O zamanlar İtalya nasıldı?
-Aslında, çok fazla hırsızlık vardı. Daha sonra da Milan’a gittik. Hatırlamıyorum, o zaman çok popülerdi. İstasyonda uyuduk ve benim seyahat yoldaşımın cüzdanı çalındı.
-Senin cüzdanın mı çalındı?
-Hayır,
-Arkadaşının mı?
-Evet! Arkadaşımın. Normalde her gezginin yaptığı gibi kıyafetinin altına koyduğu belden bağlamalı çantayı o gece yastık olarak kullanmıştı. Sonra biz tüm bu olanlar için elçiliğe gitmek zorunda kaldık. Bu bizim seyahatimizin son haftasıydı.
-İtalya’dan sonra ne yaptınız?
-Milan’dan sonra eve gittik. İsviçre’ye seyahat ettik. Basel’den gece trenine binip, sabah ulaştık.
-Eve ulaştığında ki hislerini hatırlıyor musun?
-Tuhaf.
-Çünkü, bu senin dünyayı ilk keşif ettiğin zamandı değil mi?
-Doğru, doğru.
-Hangi aydı hatırlıyor musun?
-Yaz zamanıydı.Temmuz ya da Ağustostu.
-Vaov tamam. Teşekkür ederim…(gülüşmeler)
Burada, bana evinde küçük bir piyano gösterisi yapmıştı.
 
SMLXL

Alouisia hayatı boyunca toplam 47 ülkeyi ziyaret etmiş ama ne yazık ki ziyaret ettiği şehir sayısını bilmiyor. Evinin her köşesinde başka bir ülkeden kitap ya da satın alınmış değişik hatıralar görebilmeniz mümkün. Seyahat tutkunu Alouisia’nın hayatından küçük bir hikaye dinlediniz.
Bonus olarak son fotoğrafımız; Interrail anısından kalan tek fotoğrafı
SMLXL