12 Ekim, 2016

Yukarıda görmüş olduğunuz tarihten 6-7 ay kadar öncesini birçoğumuz hatırlıyoruzdur; Sultanahmet meydanında patlayan bombalar, vefat eden Alman turistler, iflas eden oteller, Güneydoğu’da hızla artan terör olayları ve tüm bu sebeplerden her gün medyada kötü bir nama sahip olan yeni bir şehir… Bütün bunlar olurken telefonumuza gelen güvenlik uyarıları yüzünden kendimizi eve hapsetme zorunluluğunun verdiği o içsel baskı…
[Rich_Web_Slider id=”1″]
-Çocuklar yarın sakın Taksim’e gitmeyin, konsolosluktan haber gelmiş, kesin uyarı bu sefer(!)
-Tamam hocam, siz de dikkatli olun. Akşam hangi yolu kullanacaksınız?
-FSM’den geçiyorum ben, ama yarın bir öğrencimle görüşmeye Taksim civarına gideceğim. Yine de siz fazla dolaşmayın (!), olur mu?
Bir yüksek lisans sınıfında, her dersin sonunda duyduğumuz bu klasik cümleler… İşte tüm bunlar, içimde daha çok öfke birikmesine neden olmaya başlamıştı. Siz, o dönemde neler yaşıyor, neler hissediyordunuz bilemiyorum. Fakat bizim üniversitedeki hocalar oldukça üzgün ve stresli bir dönemden geçiyordu. Yalnızca hocalar değil, öğrenciler de oldukça stresliydi. Fakat, bu sefer farklı bir şeyler vardı. Herkes, her şeyin bilincindeydi. Hüzün, bombaların patlamasından değil, kimsenin bir şey yapamamasından kaynaklanıyordu. Çaresizlik vardı, fakat aynı oranda bir şeyler için savaşma dürtüsü de vardı. Hocalarımız, olabildiğince çaba sarf ediyordu, fakat bazı sebeplerden dolayı pasif kalıyorlardı. Benim en çok hoşuma giden şey ise, yabancıların gösterdiği destek ve pozitif yaklaşımdı. Mesela sınıfa Exchange programı (bölümümüz Amerika’daki bir üniversite ile anlaşmalıydı) ile Amerika’dan gelen bir kız öğrenci vardı. Kızın ailesine Türkiye’nin güvenli olmadığına dair bir mesaj gitmiş, ailesi kızı çağırmış, kız ise, “burası sandığınız gibi değil” demiş, “merak etmeyin”. Kız, arkadaşlarına ülkeyi önermeye devam etmiş, “medyada çok abartıyorlar, bakın bana bir şey olmadı” demiş.
Kızın bu tutumu benim hoşuma gitmişti, “eğer ben de burayı terk edersem, o zaman ne olacak?” diyordu sürekli olarak. Buradan yola çıkarak, ben de ülkemi seven bir vatandaş olduğum için, kendime göre bu konuda bir şey öğrenmek adına bir projeye dahil olmaya karar vermiştim. Hocalarımızdan bir tanesi terörün Sultanahmet’teki butik oteller üzerindeki etkisini araştırmayı teklif etti, önce hepimiz konuya atladık, fakat grup çalışması olduğu için yaşanan aksaklıklardan dolayı proje iptal edildi. Bende, içimde artık bitmek bilmeyen bu baskıyı nihayet bir şeyler yaparak sonlandırabileceğimi düşündüğüm için, projenin bitişine çok üzülmüştüm. Aynı günün akşamında kuzenime gidip ona olanları anlatınca, kolları sıvadık ve yeni bir konu için araştırma yapmaya başladık. Derken, televizyondaki bir haber kanalında o haberi gördük: “Adıyamanlı terörist yakalandı”. Kuzenim bana döndü ve “inanmıyorum bu kaçıncı Adıyaman haberi(!)” dedi. Bunun üzerine Google’ı açtık, arama motoruna “Adıyaman” ve “terör” kelimelerini yazıp aramaya bastık ve karşımıza konuyla ilgili bir sürü haber çıktı.
Ben bir turizm öğrencisiyim. Alanım sürdürülebilir turizm. Ve biliyorum ki bu tarz haberler bir bölgenin imajını ciddi oranda sarsmakta. Maddi sarsıntıların yanısıra bonus olarak yerel halkın da psikolojisini bozmakta… Bu yüzden konu belirlendi: “Terör bölgelerine yakın, güvenli turizm destinasyonları üzerine alan araştırması; örnek bölge Adıyaman”.
Bir sebepten, bu proje için okuldan gerekli desteği tam olarak alamadım.
-Oraya veri toplamaya gidilir mi? Delirdin mi sen?
Delirmemiştim. Güvenli olduğunu biliyordum. Böylece tek başıma gittim, verileri topladım, okula döndüm yarım yamalak bir destekle, çokta kaliteli olmasa da araştırmayı bir sonuca bağladım. Sonra yalnızca başkalarının da bunun yapılabileceğini görsün diye Barselona’daki Temmuz tarihli bir konferansa metni gönderdim. Metin kabul aldı almasına, okul bütçe verdi vermesine de bu seferde 15 Temmuz darbesi oldu. Konferans Ekim ayına ertelendi. Bu sebepten Barselona’ya herkesin gittiği turistik sezonda değil, havaların İstanbul havasına döndüğü çok da sıcak olmayan Ekim ayında gitmek zorunda kaldım.
Eylül ayında, destinasyon yönetimi dersinde hocamız bizden herhangi bir destinasyonla ilgilinasyon geliştirme projesini” seçsem de bu ödev bana, bireysel olarak yapabileceğim bir araştırma fikri verdi. Böylece, Eylül’den Ekim’e kadar olan bu süreyi iyi bir şekilde değerlendirmiş oldum ve hazır Barselona’ya gitmişken, yeni bir araştırma konusu bulabilir miyim diye düşünmeye başladım. Bana araştırmalarımda ve akademik başarılarımda katkısı çok büyük olan kuzenimi aradım. Yine aynı evde, farklı bir akşamda konu bulmaya çalıştık. Derken, Türkiye’ye çok benzeyen Bask bölgesini (İspanya’nın özerkliğini ilan ettiği bölgesi) bulduk, benzerlik bizim ülkemizde yaşanan Güneydoğu olaylarına sahip olmalarıydı. Derken, konu bir şekilde Katalunya’ya kadar geldi. Tüm detayları, hatta konuyu bile kafamda tam olarak netleştirmemiştim ama bildiğim bir şey varsa, o da kafanızdaki şeyi yapmaya bir kere başlayınca arkasının geldiğiydi. Birkaç gün sonra o zamanlar 6 aylık Asya turunu yeni bitirip Avrupa turuna çıkmış olan erkek arkadaşımı, yani EvrenselAdam’ı aradım;
-Benimle gelir misin?
-Olur, kalacak yeri ben bulurum, sen biletleri al.
-Hazır gitmişken, bir araştırma daha yapayım diyorum, bana yardımcı olur musun?
-Ne lazım?
-Bir kamera, kameraman, bir de mikrofon. Ama ben bunları bulurum, sana sadece aksilik çıkarsa diye soruyorum.
-Kuzeninden kamerayı yanına al, yedekte dursun, yardımcı olurum. Konu ne peki?
-Konu güzel, seversin. Biliyorsun ki Barselona artık İspanya’ya bağlı değil, bağımsızlığını ilan etti ve Katalunya kuruldu, birkaç şehirle beraber… Konu da şu: Turizm, Katalan kültürünün yayılmasında etken bir araç mı? Senden istediğim, yerli bulman. Yani röportaj için… Bir de bakanlıkla görüşürsek süper olur.
-Bunu niye seçtin.
-Çünkü güncel, ben taraf değilim, ya da tek bir konu üzerine düşünmüyorum. Güncel şeyler ilgimi çekiyor. Tarih böyle oluşuyor sonuçta.
Belki çok önemli değildi bunlar ama amaç sadece bir şeyler yapmak veya bir konuya katkı sağlamak değildi. Amaç aynı zamanda eğlenmek ve kendimizi geliştirmekti. Ben, her zaman için yapılan gezilerin, yeni bir farkındalık seviyesine ulaşmak adına olduğunu düşünmüşümdür. Tabii ki de bu genel geçer bir doğru değil, benim için bile… Bazen sadece kafayı boşaltmak ya da öylesine zaman harcamak için de gezer insan. Fakat genel olarak geziye olan perspektifim bu şekilde olduğundan, kafamdaki bu felsefi soruları bir kenara bırakıp, okulun sinema kulübüne gittim. Yeşil pasaportu olan, bu işlere hevesli genç bir arkadaş buldum. Süremiz kısıtlı olduğu için (yaklaşık 3 hafta) yeşil pasaportu olmasına çok sevinmiştim, çünkü bildiğiniz üzere T.C. vatandaşı olmanın gıcık bir yanı varsa, o da vize işlemleridir. Bu genç arkadaşın da amacı yarışmaya sokacak bir video hazırlamaktı, bu yüzden o da projeye heyecanla yaklaşmıştı. Akabinde, Doğu Banka gidip, sarı mikrofon aramaya başladım. Mikrofonu tam dükkân kapanmak üzereyken aldım. Aynı günün akşamında babam ve kuzenimle buluşup röportaj soruları hazırladık. Daha sonra okuldaki bir hocama danıştım ve soruları bu doğrultuda revize ettim.
Uçak biletimiz dahil her şeyi almıştık ve gitmeye hazırdık. Tek sorunumuz olan kalacak yer için EvrenselAdam’ın Barselona’daki çok yakın iki arkadaşını ayarlamıştık; Maria ve Laila. Uçak biletlerimizi okulun ödeneğinden almıştık ve cebimizde orada harcamak için sadece 250 Euro vardı. Kameramanın uçak biletini de ödenekten almıştım ve yolculuk masraflarını üstlenmiştim. Cebimizde 250 Euro elimizde valizlerle 12 Ekim, saat 05:25 kalkışlı, İtalya üzerinden aktarmalı Barselona uçuşu için Atatürk Havalimanına gittik. Taksi parası vermemek için son metroya bindik. Kontuar açılana kadar matlarımızı köşeye serip biraz uyuduk. Saat 03:30 civarlarında kalkıp biletleri aldık. Oldukça heyecanlıydım, çünkü bu gezi sadece turistik değildi. Hem konferansa katılacaktım hem de akademik bir araştırma daha yapacaktım. Bana yardımcı olmak için yanımda bulunan insanlar da aynı ölçüde heyecanlıydı. Fakat ülkenin politik durumu yine yolumuza bir engel olarak çıktı: OHAL. OHAL’den dolayı yeşil pasaportu olan kişilerin birtakım belgeler toplaması gerekiyormuş. Bizim kameraman da bunu önemsememiş. Sabahın 5’i olduğu için babasının iş yeri kapalı olduğundan gerekli evrakı alamadı. Ve onu Türkiye’de bırakıp, elimizdeki pek profesyonel olmayan Nikon D-90, ve ara sıra cızırtılar çıkartan sarı mikrofonla yolumuza devam ettik ve şaşırtıcı olacak ki şu sahne ilk kez şakası yapılmadan gerçekleşmişti:
“Beni bırakın, siz devam edin.”