Köyün ortasında bir ütopya…
Sistemin dışında ayrı bir sistem; gönüllülük sistemi…
Kendini bulmaya çalışanların son durağı…
Daha söylenecek belki de çok şey vardır; mesela sürdürülebilirlik anlayışına sahip bir yer olduğu ya da sosyal turizm uygulaması olduğu, ve ya bir girişimcilik hikayesi olduğu… Ama fazla söze gerek yok, genel olarak burası kapısız bir yer olarak betimleniyor. Gerçekten bir kapısı yok! Elini kolunu sallaya sallaya giriyorsun içeriye! Gördüğünüz ilk kapı, şimdi akademi olarak kullanılan eski köy enstitüsünün kapısı oluyor. Benim dikkatimi kapının solundaki yazılar çekmişti. Tüm inandıkları kelimeleri yazıp asmışlar. İçeriye girdiğinizde ise sizi 14.000 kitaplı bir kütüphane karşılayacak. Ve kütüphanenin ortasında başka bir kapı daha göreceksiniz, dışarıya açılan. Oradan aşağı indiğiniz zamansa sizi şu cümle karşılayacak; “home is where your dreams are”.
Yazıya başlamadan önce akademinin videosunu paylaşmak istiyorum sizlerle, böylece nasıl bir yer olduğunu kafanızda daha kolay canlandırabilirsiniz=))
 
Düşler Akademisi, Alternatif Kamp’a neden gittim ve başvuru süreci nasıl oldu?
Türkiye’de gönüllülük yapılacak yerler elbetteki var ama benim derdim gönüllülük yapmak değildi. Bu seferde yüksek lisans bitirme tezim için yollara düşmüştüm. Klasik konuları sevmediğim için ve mutlaka bir alan çalışması yapmayı hedeflediğim için (bölümüm turizm olduğundan) Kaş’ı tercih ettim. Sebebi Kaş’ın turistik bir yer olması değildi (zaten o 15 günlük gönüllülük sürecinde sadece 1 güncük izin yapıyorsunuz). Alanımı sosyal turizme kaydırmaya çalıştığım için seçmiştim Kaş’ı, çünkü Düşler Akademisi sadece başarılı bir derneğin, alternatif yaşam sunan bir kolu değildi. Aynı zamanda Alternatif Kamp dedikleri, Düşler Akademisi’ne yer sağlayan bir uygulama alanları da mevcuttu. AYDER’in Alternatif Kamp projesiydi yani gideceğim şey. Yapılan uygulama ise tabii ki sosyal turizmdi; yani sosyal yaşamdan veya toplumdan dışlanmış dezavantajlı (maddi yetersizlik, fiziksel ya da zihinsel engellilik, cinsel istismar) bireylerin yeniden hayata dahil olmasını tetikleyecek turizm faaliyetlerine önayak olmak. Fakat ülkemizde sosyal turizm, tam olarak bilinmemekteydi; bunu tez için yaptığım ön araştırmalar esnasında görmüştüm. Düşler Akademisi’yle ilgili daha önce yapılmış birkaç tez çalışması vardı. Üstelik, kendi projeleri olan “Kızlar Atakta” için proje koordinatörleri makalaler yazıyor, anketler yapıyor hem de verilerini kendileri topluyorlardı. Fakat bu uygulamalar sosyal turizm modeli olarak akademiye henüz geçirilmemişti. Ben de bu boşluğu görünce heyecanlandım ve internet sitelerindeki gönüllülük sayfasından başvurumu yaptım. Aslında süreç çok kolay işledi; özgeçmişinizi ve motivasyon mektubunuzu (neden oraya gitmek istediğinizi ve oraya neler katabileceğinizi yazıyorsunuz) yollayıp bekliyorsunuz, eğer olumlu görürlerse 1-2 hafta içinde tarih seçmenizi istiyorlar, genel olarak herkesi almaya çalışıyorlar bünyelerine. Ben 1-15 Temmuz tarihlerini seçmiştim. Seçildikten sonra bir yazı gelecek, dikkat etmeniz ve yanınıza almanız gereken şeyler şeklinde. Ben Çeşme, sonrasında Fethiye – GezginFest‘ten oraya geçtiğim için bu yazıyı dikkate alamadım. Giderken kesinlikle yanınıza spor ayakkabısı, bir tane uzun kollu bir üst ve uzun bir pantolon almanızı önerecekler, alın. Çünkü trekking yaparken veya akşamları tribün denilen yerde (gönüllü konaklamanın önündeki voleybol sahasının küçük tribünü) oturup akşam sohbetine katılırken kesinlikle üşeyeceksiniz. Ayrıca ilk gün, yatarken üşümem ben diye artistlik yapıp, çamaşırhanedeki yorganı bırakıp, yalnızca kılıfını almak bir gaflete düşmeyin; akşamları gerçekten çok esiyor. Bir de kızlar için şort boylarına dikkat edilmesi istenecek, bu çok kafanıza takacağınız bir şey olmasın. Sadece popo çizgisinde kalan o minnak şortlardan bahsediyorlar, gideceğiniz yerin köy yeri olduğunu unutmayın.
Alternatif Kamp mı, AYDER mi, Düşler Akademisi mi, hangisi yahu?
Google’a düşler akademisi yazdığım zaman ilk başta çok kafam karışmıştı. Düşler Akademisi altında mıydı bu alternatif kamp, AYDER kimdi, neler oluyordu anlayamamıştım. Meğersem AYDER, yani Alternatif Yaşam Derneği, bütün projelerin ödeneklerini sağlayan ve kurumsal bir kimliğe bürünen bir yapıymış. AYDER’in altından ayrılan projeler var; Kızlar Atakta, Düşler Akademisi, Düşler Mutfağı, Social Inclusion Band, Alternatif Kamp… Fakat düşler akademisi en yaygın olanı ve sanki AYDER’in önüne geçiyor gibi. Sanki kamp ve diğer programlar Düşler Akademisi denilen şeyden finanse ediliyormuş gibi duruyor. Esasında öyle değil. Düşler Akademisi bir felsefe gibi diyelim. İstanbul’da ana binası var orada birçok düş gerçekleştiriliyor. Aynı zamanda bu felsefe diğer projelerde de var. Düşler Akademisi Kaş, Alternatif Kamp, bu açıdan bakılacak olursa, bu felsefeyi kamp alanında uyguluyoruz gibi duruyor. Peki felsefe nedir? Sanırım dünyayı insanların zorlaştırdığı ve aynı şekilde istenirse ve hayal edilirse, yine insanların, onu kolaylaştırabileceği bu akademinin felsefesi. Ya da şöyle düşünebilirsiniz: İstanbul’da Düşler Akademisi var, bir de Kaş’ta. Kaş’taki düşler akademisi kamp alanı kullanıyor. Ve içinde üç ayrı proje yürütülüyor: Kızlar Atakta, Social Inclusion Band için kayıt stüdyosu ve Alternatif Kamp (bizim gideceğimiz).
İşleyişi basit, gönüllülerin yardımıyla, bağışlarla, sevgiyle dönüyor her şey. Sadece 9 elemanları var maaş alan, onun dışında herkes gönüllü. Belki de bu yüzden 3-5 yılda bir içindeki insanlar değişiyor ama önemli olan işleyişin sürmesi. Bunun dışında kalıplaşmış görüşlere sahip insanlar yok. Ve kurumsallık yok. Bunu şuradan anladım: normalde kurum açıldığında onun sonsuza gideceği düşünülür, ve bir ömür biçilmezken, burası bir gün kapıtalmak üzere kurulmuştu. Neden? Tabii ki yayılması için. Yani sen sahip olduğun bir şeyi çok iyi korursan o sadece sana fayda sağlar ama yapabileceğini yapıp bir başkasına verirsen,o şey elden ele gider ve faydası yayılır…
Düşler Akademisi, Kaş’a kimler gidiyor?
HERKES! Ama burada katılımcı grup kavramını açmak istiyorum: Bildiğiniz üzere bir sürü engellilik çeşidi var; PKU, williams sendromu, down sendromu, otizm bunlardan sadece birkaçı… Bu kampta katılımcı demek, bu tip dezavantajlı bireyler demek oluyor. Tıpkı otele gelen müşterilere misafir denmesi gibi, biz de bize katılan bu gruplara “çocuk” ya da “özürlü” gibi şeyler değil, “katılımcı” diyoruz. Ayrıca sadece engelli bireylere değil, Kızlar Atakta grubundaki kızlara da katılımcı diyoruz. Yani, maddi durumu olmayan, hayatta bir biçimde itilip hor görülmüş, bağımlılığı olan, suça karışmış genç bireyler… İşin özeti bu resimdeki HERKES…
Derneklerin akademiden ve gönüllülerden beklentileri neler, buraya niçin geliyorlar?
Bu soruyu refakatçilere röportajlarım esnasında yönelttim. Bu iş nasıl oluyordu? Dernekler mi burayı buluyordu, Akademi mi onlara teklif yolluyordu. Öğrendiğime göre dernekler yazıyormuş. Kontenjan 14-10 katılımcı, sebebi daha verimli atölyeler olması için. Her grup bir hafta kalıyor. Katılımcıların aileleri kesinlikle gelmiyor. Refakatçiler isterlerse etkinliklere katılıyor ama ben sadece onları tehlikeli olabilecek olanlarda gördüm: mesela tekne turu gibi ama onda bile etliye sütlüye karışmadılar.
Gönüllüğüm nasıl başladı – nasıl bitti? (1-15 Temmuz)
Doğru konuşmak gerekirse oraya giderken hiç gerilmemiştim. En ufak bir tereddütüm yoktu. Çünkü hiç tanınmadığım yerlerde bulunmayı çok seviyordum. İlk günüm bu yüzden sorunsuz geçmişti diyebilirdim, zaten tanışma oyunlarıyla ve alan gezisiyle bayağı sizi rahatlatıyorlar. Eğer engellilere doğru yaklaşım eğitimi verilmemiş olsaydı daha da sorunsuzdu diyebilirim… Ta ta tamm! O eğitimden sonra bir korku oluşuyor insanın içinde. Bunun sebebi ise bir takım kuralların ve geçmişteki bazı über kazaların ya da başa gelen tehlikeli olabilecek şeylerin anlatılması. Bizim grubumuz Down Sendromlulardı, ertesi gün geleceklerdi, o yüzden genel olarak onlar hakkında konuşuldu. Bu bir kromozom hastalığı imiş, bizden farklı olarak yalnızca bir kromozom fazlalıkları var, anatomileri bizden farklı ve öğrenme güçlükleri var. Bu bilgiyi önceden de biliyordum. Bu yüzden yeni bir bilgi öğrendiğimi düşünmedim eğitimde, sadece öğrendiğim yeni şey, eğitimle ya da doğru yaklaşımla kaliteli hayatlara sahip olabilecekleri ama yine de özel ihtiyaçlı bireyler kategorisinde olduklarıydı. İşin türkçesi: Tam bağımsızlık onlar için pek de mümkün değil. Oryantasyon sonunda aklımdaki tek soru “nasıl olacağı”ydı. Benim hiç engelli bireylerle tecrübelerim olmamıştı, nedense onlarla aynı ortamda bulunmaktan hep kaçınmıştım. Dürüst olmak gerekirse korkuyordum, ve muhtemelen bu konuda cahil olduğum için: Nasıl davranmam gerektiğini bilemiyordum ve hata yapıp onu inceteceğimden ya da onun bana saldıracağından korkuyordum. Oryantasyon sonrasında gönüllü konaklamasına doğru inerken, benimle aynı korkuları paylaşan arkadaşımla sohbet ettik. Bu paylaşım bana iyi gelmişti, çünkü kendimi bu korkuya sahip olduğum için ayıplıyordum. Ama anladım ki bunun sebebi ben değildim. Toplumda zaten, ne kadar sıklıkla onlarla bir araya geliyorduk ki nasıl yaklaşmamız gerektiğini bilelim? Ayrıca eğitimde anlatılanlar, onların ötekileştirilmemesi gerektiğiydi. Yani onlara, “onlar” demek bile (ben katılımcılarla gönüllüler karışmasın diye yazı boyunca bunu kullanacağım), zaten ayrımcılık yapmaktı. Doğru yaklaşımı bulacağım diye göbeğini çatlatmak da öyle…. Oysa yapman gereken yanına gidip sadece “merhaba” demekti. Ben de öyle yaptım. İlk katılımcı grup geldiğinde ve o 10 kişiyle karşılaştığımda, hepsinin adını öğrenip, tek tek ellerini sıktım. İçim rahatlamıştı ve hepsi size saf bir sevgiyle baktığı için (yargısız) öylesine sarılmak istiyordunuz ki görür görmez, tüm korkular siliniyordu. Ama sarılmak yasaktı. Bu da şundan kaynaklanıyordu; birincisi, toplum içinde onlara hep sevimli bireyler olarak yaklaşılıp “aman da hanimiş” edalarıyla yanakları sıkılıyormuş, bu bir bireyi hep çocuk tutacak şeylerden en güçlüsü zaten, ikininci sarılmama sebebi ise, bizlere fazla bağlanıp, ayrılırken üzülmesinler diyeymiş. Ayrıca kurumsal bir yönleri de olduğu için (kurumsal derken şirket gibi değil) istismar ihtimallerini ortadan kaldırmaları lazımmış. Bana mantıklı geldi, 7 gün boyunca hiç sarılmadım. Bazen içim gitti, bazen gözlerim doldu ama kendimi tuttum. Zaten ilgileri çabuk dağılıyordu. Mesela bir gün mutfakta gönüllülük yaparken, içlerinden bir tanesi saçımı sevmeye başladı, bende hemen ilgisini dağıtmak için başkasının yanına götürdüm onu ve anında unuttu. O derece tatlılar işte…

Not: Katılımcılarla çok güzel anılar oluşturacağınızdan şüpheniz olmasın. O kadar çok vakit geçiriyorsunuz ki arkadaşınız gibi oluyorlar. Anaç tavırlardan sakınmanızı tavsiye ederim. Kısaca şöyle diyeyim, katılımcılara yapmacık tavırlar sergilemeyin. Aksi takdirde gerçek hayat deniyimindense samimiyetsiz bir ortam sunmuş olursunuz. Mesela size ters gelen bir şey söylediğinde, öyle değil böyle yerine, tepkinizi koymanız çok önemliymiş. Bunu, bağımsızlık akademisi kurma aşamasındaki bir derneğin psikoloğundan öğrendim. Bence refakatçilerle konuşun, onlara her bir çocuğun hayatlarını sorun, geçmişlerini sorun… Alacağınız her cevap sizde yeni bir düşünce meydana getirecek, emin olabilirsiniz. Özellikle aile hayatının ne kadar önemli olduğunu anlayacaksınız. Aslında size hepsini tek tek anlatmak isterdim fakat, ben katılımcılardan çok fazla bahsedemiyorum ne yazık ki, çünkü araştırmayı yaparken gizliliğe dikkat edeceğime söz vermiştim. Hatta bu sebebten çok net resimler seçmeyeye de çalıştım.

İlk bir haftanızı yoğum bir şekilde geçiriyorsunuz. Bu yüzden eğer 15 günlük gittiyseniz bir düşüş yaşayabilirsiniz; bende öyle olmuştu. Benim tavsiyem bunu fark ettiğinizde ertesi gün için ofis görevini seçin, eğer başkası almışsa bu görevi, açıkça yorgun olduğunuzu belirtip gün içinde 2-3 saatlik dinlenme talep edin. Yoksa öbür haftaki gruba bir haksızlık yapmış olacaksınız. Motivasyonunuzu iyi tutmak sadece sizin iyi zaman geçirmeniz için önemli değil. Kolektif yaşam ya da komün yaşamda başarılı olmanın anahtarı da bu bence, derdin neyse söyleyeceksin, yoksa hep yanlış anlaşılırsın. Bu bağlamda açık sözlülüğü çok sevdim. Herkes birbiriyle konuşabiliyor, aklından geçeni söyleyebiliyordu. Peki hiç mi rahatsız olduğum şeyler yoktu? Tabii ki vardı. Mesela sevgi unsurunun aşırı kullanıldığını, ve bunun biraz samimiyetsizlik yarattığını düşünüyorum. Biraz daha gerçekçi olup, insanın her halini yaşamasına izin verilmesi gerektiğini düşünüyorum. Ve yalnız kalabileceğin bir ortam yok. Bu bazı insanlar için ciddi bir sıkıntı. Kaçma ve orayı terk etme isteğiyle yanıp tutuştuğunuz anlar yaşayabiliyorsunuz. Altı üstü 15 gün dediğin şey 15 yılmış gibi geliyor. Bazen sinirleniyorsunuz, “gerçek dünya böyle değil, ben o dünyadan çok zehirlenmişim, yorulmuşum, dönmek istemiyorum” diyorsunuz. Bazen, sırf kendi dünyanıza kolay dönmek için, burayı fazla ütopik olmakla suçluyorsunuz. Ama içten içe biliyorsunuz: bu akademi asıl olması gereken, biz fazla distopyadan sarhoş olmuşuz, içimizdeki pislikleri de etrafa kusup, herkesten ve her şeyden uzak, kör kütük yuvarlanıp gitmişiz. “Ah!” diyeceksiniz, “daha önce neden buraya gelmedim?” Zaten oradaki uzun zamanlı kalan gönüllülerin hikayelerini dinlerseniz, her şey daha net kafanızda oturacaktır. Bunu mutlaka yapın. Sadece zaman geçirmeyin, insanlara neden buradasın diye sorun.
Emin olun ki gitme anınız çat! diye geliveriyor… Giderken size bir sertifika töreni düzenlenecek. Bu arada bunu katılımcılara da yapıyorlar. İngilizce ya da Türkçe seçenekli sertifika veriyorlar. Ve toplu resim çektirme şansınız oluyor. Herkes yaşadığı güzellikleri hakkında kısa bir konuşma yapıyor ama bu sizi germesin, gerçekten arkadaşlarınızla vedalaşıyor gibi hissettiğiniz için fobi oluşturacak bir durum yok. Törende ağlamak yasak, ağlayana herkes birden aynı anda sarılıyor ve birden gülmeye başlıyorsunuz. Yine de ağlamakta daha çok duygu olduğuna inanıyorum. Neden ağlar insan? Bunu uzun uzadıya düşünmek lazım… Ben ağlamadım, çünkü her an geri dönebileceğimi biliyordum. Hatta gittikten sonra ilk bir hafta geri dönmek istedim, fakat kendimi tuttum. Çünkü orayı gördüm, deneyimledim ve artık yeni yerler beni bekliyordu. Önemli olan kısım şimdiydi: burayı anlatmam lazımdı ki, insanlar okusun ve deneyimlesin. Ayrıca araştırmasız ve hiçbir şeysiz oraya tekrar gidersem kendimi daha çok oraya bırakacağımı biliyordum, çünkü daha özgür olacaktım, hareketlerimi ve ilişkilerimi sınırlandırmam gerekmeyecekti. Ve bundan korkutuğumu gizlemek istemiyorum. Şu anki sistemden çıkmaya çalışan birisi olarak, oraya çok kapılırsam, oraya hapsolacağımdan korkuyordum, hala daha korkuyorum.
L
Gönüllülükte sizi neler bekliyor?
Akademide gönüllü olduysanız 1 hafta veya daha uzun süreyle, o zaman hazır olmanız gereken birincil şey akşam toplantıları (hatta bazen gündüz, bazen ikindi, bazen akşamüstü, şaka şaka). Her akşamın sonunda görev dağılımlarını yapmak için toplantı yapılıyor. Resimlerden de görebildiğiniz üzere beyaz tahta ve tahtanın başında kocaman gülümsemesiyle duran Cansu, tahtaya ertesi gün ihtiyaç olan alanları yazıyor. Herkes istediği yere, bazen de istemediği yere el kaldırıp görevini seçiyor. Ben oraya araştırma için gittiğimden dolayı kafam her günün sonunda davul gibi oluyordu. Çünkü diğer gönüllülerden farklı olarak gün içinde insanlarla röportaj yapıp, üzerine gönüllülük faaliyetimi gerçekleştirip, bir de gözlem yapmaya, olayları ve insanları analiz etmeye çalışıyordum. Sohbetleri hep arka planda dinlemek, olası sorunları ya da güzellikleri görmeye çalışmak beni allak bullak ediyordu. O yüzden ben, o toplantıları hiç sevemedim. Aklımdaki şey direkt yatağa girmek oluyordu. Ve o toplantı 5 dakikada bitebilecekken 30 dakikayı bulabiliyordu. Sebebi sıkıcı sohbetler değildi, bazen gün içinde yaşananlar anlatılıyor, bazen şakalaşmalar çok uzuyor, bazen de gönüllüler dileklerini ve ya rahatsızlıklarını söylüyordu. Heee bir de şöyle bir olay vardı “iyi geceler sarılması”. Aşağıdaki resimde gördünüğüz herkesle tek tek sarılıp iyi geceler diliyorsunuz. Esasında “günaydın sarılması” olan bu olayı, vakit olmadığı için akşamları yaptık. Bazen çok iyi geliyordu. Ama bazen sadece bitsin istiyorsun ve bir görev gibi oluyordu. Bu yorgunluk derecesine göre değişen bir şeydi bence. Beyaz tahtaya dönecek olursak:, genel olarak birkaç sabit alanı vardı bu işin: at çiftliği, mutfak, ofis, joker, temizlik. At çiftliğinde tezek temizliyorsunuz (bana nasip olmadı), el arabası alıp atların ayakları acımasın diye pissteki ortaboy taşları topluyorsunuz, atları yıkıyorsunuz (en eğlencelisi), mutfağı temizliyorsunuz. Yalnız, orada bir Ahmet Abi var ki değişik ve bir o kadar da güzide bir insan: eğer havasındaysa
size hiç iş yaptırmaz, tavla bile öğretir. Gelelim mutfağa! Mutfak! Ah, mutfak… Her gönüllünün tadacağı bir yerdir orası. yakalaşık 70 kişiye yemek çıkartmayı deneyimlediğiniz ilk gün güzel geçer. O koca kazanları yıkarken değişik bir şeymiş bu dersiniz. İnsanlara yemek koyarken mutlu olursunuz. 50 tane patates soyarken “vay be, demek böyle bir şeymiş” dersiniz. Ama ikinci kez oraya gittiğiniz de ki 15 gün içinde ben 4 kez girmiştim, kabak tadı vermeye başlar. Tek sebebi bulaşık problemi. kazanları yıkamak sadece sizi yoran şey, bir de bulaşık makineleri biraz problem yaratıyor. Ama aslında çok keyifli ve kendinizi somut bir yardımda bulunmuş hissediyorsunuz. Bence çok güzeldi, yine gitsem yine 4 kez gönüllü olurdum. Orada Hüseyin Abi ile çalışacaksınız, sizi arada depoya gönderip bir şeyler aldıracak, bazen kompost atıkları tarlanın yanındaki mezarlık benzeri yere döktürmeye gönderecek, bazen sizi elleriyle besleyecek. Her zaman için kesilen karpuzu ilk siz yiyeceksiniz mesela. Bunun dışında bir de ofis işi var. Bence ofiste gönüllü olmayı hemen seçmeyin. Mutfağı, çiftliği, denedikten sonra araya koyun burayı. Çünkü dinleniyorsunuz. Ofiste yaptığınız şey, gelen ziyaretçilere alanı tanıtmak. Benim en çok eğlendiğim kısım buydu (tabii saha gönüllüğü dışında), çünkü insanlarla bilgi paylaşmaya bayılıyorum ve onları gezdirirken burası müthiş bir yer imajını yaratabildiğimi gördükçe mutlu oluyordum. Mesela bir gün kaymakamlıkla röportaj yapmak için yarım günlüğüne izin alıp otostopla Kaş’a inmiştim. Dönüşte yine otostopla gelirken, beni alan çifti ikna ettim ve akademiyi gezdirdim. Meğersem balayı haftalarıymış ve bizim kütüphanenin içindeki meşhur merdivenlerde resim çektirip tatilerine devam etmeye gittiler. Giderken dedikleri şey şu oldu; “iyiki seni almışız ve buraya gelmişiz, yoksa burayı hayatta bilemeyebilirdik, daha sonra tekrar uğrayacağız”. Evet, ofiste dinlenip, insanlara alanları anlattıktan sonra, gel gelim joker olayına. Genelde joker Zeynep Abla’dır. Orada en çok seveceğiniz insanların başında gelir kendisi, çünkü çok anaç görünümlüdür ve sanki her işi çözebilecek gibi bakar. Ayrıca bir yeriniz çizildiğinde bir biçimde yanınızda belirip kendi yaptığı kantaron yağını size sürer. Çadırda ikamet eden bu güneş yüzlü kadının yanına bazen gönüllülerden birisi de yazılır, genelde görev dağılımdan arta kalanlar koyulur ya da bir önceki gün çok yorulmuş olanlar… Jokerseniz ihtiyaç olan yere gidersiniz bu kadar basittir. İhtiyaç olacak yeri de Whatsapp grubundan takip ediyorsunuz. Gün içinde buraya bakmanız hayli önemli, çünkü gönüllülük esasına göre yardımlaşmak zaten birinci kural. Bu işi bir iş gibi görmemelisiniz. Ben işimi yapayım kenarıya çıkayım derseniz, terk ettiğiniz düzeninizden çıkmış olmazsınız. Bu görevler dışında, katılımcılar gelince farklı olarak başka görevler de ekleniyor o tahtaya. Ama güzel görevler:)). Mesela tekne turu, akşam üzeri kaş gezisi (genelde isteyen herkes gider ve perşembeleri yapılır), deniz, uyuyan deve trekking, saha gönüllüğü…
Nedir bu saha gönüllüğü?
Sahada genelde bir yeteneğiniz varsa atölye yaparsınız, ve buraya bir kişi değil birkaç kişi birden yazılır. Benim sürecimde mandala atölyesi (bu atölye için bir kişi hep geliyor zaten), çamur atölyesi (bunu Cem abi veriyor, orada yaşayan müthiş bir insan), kukla atölyesi (mesela bunu gönüllüler düzenlemişti), dans atölyesi, ritim atölyesi (bunu da ritim hocaları Taylan Abi düzenliyor, aynı zamanda social inclusion band’ın hocası), resim atölyesi, ekolojik yaşam atölyesi (bu atölyeyi Esra Abla düzenliyor) düzenlenmişti. Ama aklıma gelmeyen başka şeyler de dahil edilebilinir, aaa mesela şiirle ilgili bir atölye yapılmıştı, oryantiring şeklinde olmuştu. Naz adında bir gönüllü arkdaşımız edebiyata çok ilgi duyuyordu. Şiirlerin kıtalarını bölüp arazinin belli yerlerine yapıştırdı. bulduğubn parça, bir sonraki
parçanın nerede olduğunu gösteriyordu. Tabii ipuçlarıyla. Etabı tamamladığında şiir de tamamlanıyordu. Katılımcılar gruplara ayrılmıştı ve çok eğlenmişlerdi. Atölyeyi düzenleyen kişi moderatörlük yaparken, diğer gönüllüler de katılımcılara eşlik ediyor, beraber resim yapmak, dans etmek, ritim tutmak gibi. Sahaya yazılan kişi genelde otomatik olarak tekne turu, at bindirme, ya da bisiklet faaliyetlerine katılabiliyor. Ya da sabah mutfak seçip, öğlenden sonra o spesifik turlara dahil oluyorsunuz. Ben tekne turuna dahil olmuştum. Tekne turuna Deniz abiyle gidiyorsunuz ve eşi de fotoğrafçı olduğu için geliyor. Onun dışında tekneyi kullanan Batu ve onun kardeşi var (ismini unuttum), bu insanlar zaten yüzmeyi çok iyi biliyor, o yüzden güvenlik konusunda bir sorun olmuyor. Gönüllülerden de yüzme bilenlerin katılması isteniyor. Ama öyle basit yüzme değil, birisine öğretebilecekseniz gitmelisiniz. Her gönüllüye bir katılımcı veriliyor ve birlikte yüzüyorsunuz. Bu müthiş eğlenceli bir deneyim, önce makarnalarla giriyorlar genelde sonra açılıyorlar. Benim katılımcılım takla bile atabiliyordu ama sürekli içindeki potansiyeli çıkartmak için zormanız lazım. Mesela “haydi şu tarafa yüzelim, ben çok yoruldum biraz da makarnayla ben yüzebilir miyim” gibi. Benim tekne turunda hoşuma gitmeyen tek şeyin alanın çok dar tutuluyor olmasıydı. İnsanlarla dalga geçer gibi küçük bir alan 12 kişi sığdırılıp yüzün demek saçma gelmişti. Ama yine de güvenlik için yapılacak başka bir şey de olmayabilir tabii. Ben at bindirmeye, denize, ve bisiklete katılamadım. O esnalarda mutfak gönüllüsüydüm. Ama kaş gezisine gidebildim. Kaş gezisinde önce merkezde dolaşıyorsunuz, sonra bedava dondurmalarınızı yedikten sonra, Echo Bar’a gidip katılımcılarla dans ediyorsunuz ama çok geç saatlerde dönülmüyor tabii ki. Bunların sebebi kızlar atakta projesi diye düşünüyorum. Bu projeyi çok anlatmayacağım ilgilenirseniz linke tıklayabilirsiniz. Kısaca bahsetmem gerekirse, dezavantajlı kızların kendi güçlerini fark edip, kendilerini gerçekleştirmelerini sağlayan yoğun bir program. Ama kızlar genelde kötü tecrübeler yaşadıkları için sorun çıkartabiliyorlar ve onların yatış saati 10 olduğu için kampta 10’dan sonra çok ses olmaması gerekiyor. Bunun dışında bir de köylülere saygı duydukları için bu şekildeymiş. Mesela son gece kutlaması yapılıyor, ve o zaman bile 10 da müzik kapatılıyor, köylüler rahatsız olmasın diye. Bence bu tatlı bir davranıştı.
Toplantılar bu görev dağılımı ile bitti sanmayınız efendim. Son olarak geri bildirim toplantısı var. Ama bu bence en eğlenceli olanı çünkü geri bildirim toplantısı her perşembe sabahı yapılan, refakatçilerin ve katılımcıların aynı anda katıldığı istek ve şikayetlerini bizlere bildirdiği bir toplantı. Açık iletişimin dibine vurduklarını bir Ercan Tutal (kurucu) ile sohbet ederken “bana Ercan Abi demeyeceksen hiç konuşmayalım” demesinden bir de bu toplantılardan anlamıştım. Olayın ütopikliği buradan geliyor olsa gerek; öyle insanlarla aynı sofrada oturuyorsunuz ki, aslında yolda karşılaşsanız, egolarından dolayı size bakmayacak insanlar olabileceklerken, geçmişlerinden ve başarılarından siz sormadıkça bahsetmeden, kuzu kuzu karşınızda yemek yiyen ve sizi DİNLİYEN “insan” olmayı seçmişler! Bu devirde psikoloğa para versen seni dinlemiyorken, bir de yaptığın işlerde sana yardım ediyor, aynı oranda terliyor ve her türlü saçmalığına dahil oluyor. Bu toplantılar da üzerine eklenince insan durup düşünüyor: Biz ailemizle bile hatalarımızı beklentilerimizi konuşamazken, bu insanlar bu işi engelli bireylerle ve onlardan bir şeyler bekleyen kurumlarla yapıyor, üstelik rezil olma korkusu gibi bir şey yok, gönüllülerin önünde gerçekleşiyor bu… Bu toplantılar sonucunda katılımcıların kalan zamanı onların arzularına göre şekilleniyor, mesela ben oradayken bir katılımcı kendisi atölye yapmak istediğini söylemişti ve yapmıştı da…
Toplantılar ve görevler sonrasında izin gününden bahsetmemek olur mu? İzin günü genelde cumartesi ya da pazar şeklinde belirleniyor. Fakat bizim bulunduğumuz tarih orada katılımcıların alınmaya başladığı ilk tarihler olduğu için bu konuda biraz karmaşıklık yaşandı. Ve bu bana oradaki adaletli olma kavramı ile ilgili düşünmeme sebep oldu. Şöyle ki, herkes aynı günde izin yapmak istiyordu (pazar). Çünkü pazar günü izin yaptığınızda, cumartesi gecesi de dışarıya çıkabiliyor, hatta başka bir yerde kalabiliyorsunuz, tabii ki 18 yaş üstüyseniz (18 yaş altı olanların akşam Kaş otogardaki son minibüsle dönmesi gerekiyor 23.40’tı yanlış hatırlamıyorsam ve içki içmeleri de yasak). Hal böyle olunca kimse cumartesi günü izin yapmak için el kaldırmadı, normalde mantıken cumartesi çıkanların da cuma gününden izin yapma hakkı olmalıydı, fakat olay cuma günü akşam toplantısında tartışılıyordu ve saat gece 11di. İstenilen sadece 5 kişiydi. Öyle olunca ben de düşündüm, “ben eğlenmeye mi geldim? Hayır, o zaman el kaldırıp cumartesiyi almalıyım”. Zaten son gece eğlencesi için o cuma günü 70 kişilik pasta yapma ekibindeydim (ekip 3 kişiydi) ve inanılmaz yorulmuştum. Bütün bu tantana niçin, herkes aynı günde yapsa olmaz mıydı diyorsanız, cevap olumsuz çünkü pazar günleri genelde “takas pazarı” yapılıyor. Eski kıyafetler, pikaplar, dergiler, kitaplar, eşyalar, retro gözlükler ve çantalar bulabilirsiniz. Adı takas olsa da siz yerine bir şey vermeden alabiliyorsunuz. Genelde civarda ikamet edenler geliyor. Ben oradan iki t-shirt, bir deri gucci çanta ve çok güzel retro bir çift gümüş küpe bulup aldım. =))

Önemli bir tavsiye: Bir refakatçi gelip size “çocuklara doğumgünü kutlaması yapalım son gece eğlencesinde” derse, duymamış gibi yapın ve orayı terk edin.

S
Adalet Kavramı
Orada geçirdiğim zamandan edindiğim tecrübelere göre adalet, aslında kapitalist dünyanın ya uydurduğu ya da ciddi ölçüde modifiye ettiği saçma sapan bir şey olabilir. Herkes gönüllü olarak orada bulunduğu için adaletin nasıl olması gerektiği felsefi bir konu oluyor. Bazı noktalarda, izin günü tartışması gibi, adalet için yanıp tutuşup ortalığı velveye veriyorsun. Adeta içindeki şeytani bir şeyler dürtüyor seni ve ister istemez kıyasa giriyorsun. Oysa sen orada gönüllüsün arkadaşım, bir önceliğin, bir amacın var, ha, amacının ne olduğunun da bir önemi yok ama sadece adalet kavramını yeniden sorgulamak gerektiğini düşünüyorum. Adaletteki eşitlik kavramı kıskançlıktan mı, yoksa neyden doğuyor? Ama yine de çoğunluğu mutlu etmek için orada iyi bir sistem kurulmuş. Mesela biz uyuyan dev’e yapılan trekkingde birkaç kişi olarak mutfak gönüllüsü olduğumuz için gidememiştik. O yüzden içimizde kalan o yere Cem abi önderliğinde gecenin 4ünde yola çıkarak gittik ve ayın batışını izledik. Gün oradan doğmadığı için, ay batışını yakalamaya çalışmıştık. Sonra tepede sandviçlerimizi yiyip sabah 7de kampta olacak şekilde döndük. Ve çok daha güzel bir anı oldu. Bunu yapmamıza kimse bir şey dememişti. Hatta Cem abi sonradan delikli taş kolyeler yapıp bize hediye etti, onunla “aynı yolda yürüdüğümüz için”miş. Teşekkür ederim tekrardan kendisine… Bunun dışında başka bir adalet sistemi de şu, mesela 2 gün üst üste insanları aynı göreve yazmıyorlar. Herkes her şeyi tadıyor. Sahada olamamış olanları fark edip, ertesi gün özellikle onları yazıyorlar. Tekneye gidemeyeni eğer 15 günlük gelen varsa, öbür hafta gönderiyorlar. Peki bu esasında gerekli mi? Bilemiyorum.
   
Fedakarlık mı, karşılıksız mı?
İnanır mısınız bilemem ama bu en çok tartışılan şeylerden birisi oldu. Fedakarlık ne demek, karışıklıksız bir şeyi bir insan gerçekten yapar mı? Fedakarlık bilinçli bir vazgeçişse, bu karşılıksız olabilir mi? Karşılıksız olan şeyi insan fark etmeden yapıyorsa, fedakarlık karşılıksız olmaz mı acaba? Biz burada feda mı ediyoruz, karşılıksızca bir şeyler mi yapıyoruz? Gönüllülük ne demek? Ben kimim, sen kimsin, biz kimiz? Neler oluyor burada? Her ne oluyorsa, güzel şeyler oluyordu.
En çok aklımda kalan şeyler ise;
Karpuz! Her yemekte karpuz oluyordu ve inanılmaz su isteğini karşılayan bir meyve olduğunu orada fark ettim. Sonra meleklik diye bir şey vardı. Herkesin adı yazılıyor ve tıpkı yılbaşı çekilişi gibi birisini çekiyorsun. Çektiğin isme o hafta boyunca hoşluklar, sürprizler yapıyorsun. O
MXLLS
kişi kim olduğunu bilmiyor, cumartesi günü herkes birbirine açıklıyor. Sağ tarafta Üzeyir arkadaşımıza yapılan, örnek bir meleklik olan patatesi paylaşmak istedim. Bana lolipop falan almıştı meleğim =))). Tatlı ve hoş bir şey olsa da biraz zorundalık katması can sıkıcıydı. Yine de siz istemezseniz katılmayacağım deyin. Veya gitmeden yanınıza bakkaldan çikolata, şeker alın. Ya da gitmeden önce ufak bir hediye götürebilirsiniz, benim oda arkadaşım öyle yapmıştı. Kız daha önce geldiği için hazırlanmış da gelmiş =))). Yalnız meleklik faaliyetlerinin işlerinizi aksatmamasına dikkat edin. Çünkü ben o şekilde bir uyarı almıştım. Ve orada uyarı almak gerçekten hayal edeceğiniz son şey oluyor. Bu yüzden bunu da unutacağımı sanmıyorum. Bunun dışında oda arkadaşım Cemile, çok yetenekli genç bir kızdı. Diyarbakır’dan gelmiş ve mükemmel el beceresine sahip. Benim gerdanıma göz çizdi ve birkaç resmimi çekti.
-Ne zaman aynada kendime baksam orada göz görüyorum, hayallerimi senin üzerinde gerçekleştirebilir miyim?
SONUÇ MU?

Daha da çok aklımda kalacak olan şey yıldızlar… Bazı geceler çok müthiş bir görüntü oluyordu. Dışarı çıkıp meditasyon yapıyorduk ve ay’ı selamlıyorduk (yoga). Mutfaktaki gece atıştırmalarını ve kahveleri de unutmayacağım şeyler arasında… Ayrıca katılımcılarla son devalaşmadaki sarılma anı, ya da bir katılımcıya daha önce yapmadığı şeyi sizinle yaparken ki gülümsemesi… Gönüllülerle özel anılarını paylaşırken ortamın sessizleşmesi ve gözlerin büyüyüp sana dikkat kesilmesi, ve anlatıldıktan sonra anında unutulması, ağızdan ağıza dolaşmaması… Bunun dışında Hüseyin Abi’nın mutfak tezgahının üstünde hızla bir şey atıştırıp hemen işe dönmesi ve bir seferinde ayıkladığımız kilolarla barbunya, bunlar hep uzun süreli hafızaya alınmış durumdalar… Hatta bu en çok aklımda kalan şeyler bölümüne sadece benim değil diğer gönüllülerin de görüşünü eklemek istedim ve arkadaşımdan Uyuyan Dev’e giderlerken bana video çekmesi için ricada bulundum:
SMXLL

Daha birçok şey olmasına rağmen ben kısa tutacağım, umarım gitmeyi düşünenlere faydalı bilgiler verebilmişimdir.
Kendinizi gerçekleştirirken bol şans diliyorum,
Yeni bir araştırma veya gezide görüşmek üzere….