20 Temmuz 2013 (Interrail Anısı)

İtalya’nın Ancona bölgesindeyim. Spontane devam eden gezimde,  Roma Terimini istasyonundayken birden Ancona’ya giden trene binip kendimi bu ilginç yerde buldum. Ancona, Roma’nın ve İtalya’nın kuzey doğusunda yer alan bir kıyı liman şehridir. Hırvatistan’a, Yunanistan’a ve birkaç farklı rotaya giden büyük gemiler ve vapurlar buradan kalkmaktadır.
Ancona’ya ulaştığımda saat 17.00 civarıydı. Hemen limana gidip bilet ve sefer tarifeleri hakkında bilgi edindim. Ne yazık ki o günkü tüm seferler sona ermişti. Ancona-Atina(Patras) seferine biletimi ertesi gün için almıştım. Interrail bileti ile yolculuk yaptığımdan dolayı bota, yalnızca vergi ücreti olan 11 Euro’yu ödemiştim. Akşam Limana yakın eski, küçük ve tarihi bir otelde konaklamamı gerçekleştirdim. Ertesi sabah erkenden kalkıp, kahvaltının ardından Limana gittim. Yalnızca vergi ücreti ödediğim için botta konaklayacak yerim yoktu ve en üstte ”sundeck” denilen yerde takılacaktım.
Botun içine girince hemen en üst kata çıktım. Bu katta; deniz suyu ile dolup-boşalan, güzel bir havuz, sandalyeler, şezlonglar ve uzun, büyük plastik masalar vardı. En üst kata ulaşır ulaşmaz, yer bulmaya çalıştım. Fakat, herkes tekli uzanmış yatıyordu. Normalde 4 kişinin rahatlıkla, hatta sıkıştırırsan 6 kişinin bile sığabileceği masalardı. Bir tane yaşlı teyzenin tek başına oturduğu plastik masanın karşısı boştu.Yaşlı teyzenin değişik bir görünümü vardı. Burada açık sözlü olacağım, belki de görünüşünden dolayı kimse onun yanına ve ya karşısına oturmak istemedi; insanların yüzünden “Hırlı mı? Hırsız mı? Bilinmez tabi.” ifadesi açık ve net bir şekilde okunuyordu. Ben ise direkt karşısına oturdum ve İngilizce, “Burası boş mu?” dedim. Bana yarım bir Türkçe ile: “Otur otur.” dedi ve ağzında kalan 4-5 dişiyle gülümsedi.
-Türk müsünüz?
-Hayır Yunanlıyım.
-Türkçe nasıl biliyorsunuz?
Başladı anlatmaya, teyzenin mahallesinde herkes Türkmüş, oradan biliyormuş. Hiç tanımadığı bir insan ile büyük bir çaba ile sohbet etmeye çalışıyordu. Eşyalarımı koydum, tabi değerli olanlarını çantama… (Malumunuz, Amsterdam/Erasmus dönüşünden kalan, sağ ve sol elinde 30’ar kilo iki valiz ve 12 kg sırt çantası ile dolaşan bir insandan bahsediyoruz.) Çantamı kilitledim ve uzandım. Uzandığım bankın portatif olduğunu ve altına eşya konulabildiğini fark ettim. Tam valizlerimi koymak üzereyken hemen gelip bana yardım etti. Eşyalarımı koydum ve tekrar kapattım. Uzandığım banktaki konumumu oturur vaziyete çevirdim. Bana, yarım ve tatlı Türkçesi ile:
-Ekmek yer misin?
-Hayır, çantamda var teşekkür ederim
Bana baktı ve gözleri doldu, başladı torunlarını anlatmaya. Küçüklermiş ve iki tanelermiş. Teyze ise Almanya’dan Yunanistan’a dönüyormuş.
SMLXL

-Sen nerelisin?
-Türkiye
-Ne kadar çok eşyan var gezmeye mi gidiyorsun?
-Hayır, Hollanda’da öğrenciydim geze geze ülkeme dönüyorum.
Sonra bana isteyip istemediğimi bile sormadan başladı Yunanlı bir çiftin hikâyesini anlatmaya… Bende umursar-umursamaz tavırlarla dinlemeye başladım. Kız çok güzelmiş, mahallede Türk, Yunanlı, kim varsa (!) herkesin sevdiği bir çocukla evlenmiş. 3-4 yıl hiç çocukları olmamış. (Bu arada Türkçe’sini anlamakta oldukça güçlük çekiyordum.)
-Evli misin?
-Hayır
-Aman sakın evlenme!
-Gerçekten hiç düşünmüyorum
-Kızlar seni görünce sorun yok ama görmeyince başkalarına bakıyorlar.
Etrafa sürekli yardımsever gözler ile bakıyordu. (Bu arada limandan ayrılıyoruz.)
-Sigara var mı?
-Hayır
Elinde sigara vardı ona baktı ve buruk bir tebessümle “bu sonuncusu” dedi.
-Aşağıda varmış dediler, almaya gideceğim ama korkuyorum!
Hikayeye dönünce, çiftin ilerleyen yıllarda ikiz çocukları olmuş. Adam, Hollanda’ya gitmiş. Buraya kadar yine fazla umursamayan tavırlarla dinlemeye devam ettim. Sonra “Yavrum, orada hap içmiş. Öldü…” dedi. Bir anda irkildim ve dikkat kesildim. “Yunan-Türk bütün mahalle haftalarca cenazesini bekledik” dedi. Herkes beklemiş; yaşlı, kadın, erkek…
-O çocuğu mahallelinin hepsi çok severdi. Karısı çok güzel ve siyah saçlıydı. İki çocuk da kız oldu. Daha sonra bir sürü kişi kızla evlenmek istedi ama o kimseyle evlenmedi.
Sadece dinledim ve tepki vermedim. Sonra uzandım, bana çantasını uzattı. Siyah ve eski bir çantaydı.
-Koy kafacığı da ağrımasın!
Ben hariç herkes ondan uzak duruyordu. Sonra feribot daha da kalabalıklaşmaya başladı. Feribota her ayak basanın yüzünde bir stres, bir gerginlik vardı. Adamın biri posta gazetesi okuyordu. Yanına gittim ve,
-Pardon!  Gazeteyi okumayı bitirince ben de biraz okuyabilir miyim?
-Bitsin bakarız.
Arkamı döndüm. Tekrar yerime giderken:
-Ama bu çarşambanın gazetesi haberin olsun.
-Tamam, istemiyorum zaten teşekkür ederim.
SMLXL

Yerime döndüm ve kadına adın ne dedim. Bana baktı ve gülümsedi; “Emine.” Gazeteyi istediğim adam okumayı bitirmiş ve getirdiği uyku tulumunun üzerinde uzanıyordu. Emine teyze irkildi ve “Dur (!), biz onunla aynı otobüste geldik. Ben ondan gazeteyi alırım.” dedi. Bulunduğumuz kat agresif insanlarla iyice dolmaya başlamıştı. Çoğu Türk’tü ve biraz köylü şivesi vardı.
“Yer bakıverem bakem bi”, “bubam giller aşşada yer bulmuş” gibi terimler. O arada bir kadın ile bir adam tartışıyordu. “Ablacım oraya sandalyeyi ben koydum! Benim yerim!” Emine teyze hemen gitti, olaya müdahale etmeye. Adamın ablacım dediği kadın, kızına; “anneee buraya gel!” diye bağırıyordu. Emine teyze kızın yanına gitti ve; “Ne olacak kızım, annenle küçük kardeşin yatsınlar orada” dedi. 17-18 yaşlarındaki kız, Emine teyze sanki ona zarar verecekmiş gibi korku dolu gözlerle bakıyordu. Sonra kızın babası geldi, “bir problem mi var?”
Emine teyze: “Hayır yardımcı olmaya çalışıyorum.”
Adam: “Gerek yok!” dedi.
Tam o esnada ben sesli bir şekilde: “Emine teyze! Gel, gel, anlamazlar(!).”
Aynı davranışı, lüks ve güzel giyimli hoş bir kadın yapsaydı, eminim ki cevapları: “Çok teşekkür ederim, çok naziksiniz” olurdu. Onların Emine teyzenin yüzünü, üstünü-başını kesişini, nefret dolu gözlerle izledim ve kendi kendime tekrar sordum; “Hayatta gerçekten değer verdiğimiz şeyler nedir? Neden insanlar dış görünüşe bakarlar?”
Yer kapma savaşı, orası benim, burası senin değil kavgası… Herkes birbirine düşmanıymış gibi bakıyordu. Oysa feribot o kadar büyüktü ki… Herkes rahat rahat sığabilirdi. Bu arada bana: “Yoruldun, dinlen azcık, sonra yazarsın.” dedi. Ben de ona, “Merak etme Emine teyze daha yolumuz uzun, yol boyu bol bol sohbet ederiz.” dedim. Adamlardan bir sigara rica ettikten sonra arkasını döndü. Başka biri ile konuşmaya başladı. İşittiklerim şunlardı:
-Emine, vallahi bende de bir tane var. Olsa yeminle verirdim ama istiyorsan çek bir fırt benimkinden.
Emine Teyze ve sevdiğinin dövmesi.SMLXL

Diyalogları işitince kendime hakim olamadım ve oturduğum banka kafamı Emine teyzeye çevirip; “Emine teyze gel, şu deftere yazdıklarım bitsin, ben sana sigara alırım!” Bu arada, yan masadaki aile ayrıldı ve poşetlerini unuttu. Emine teyze hemen fırladı yine, poşetleri aldı bütün eşyalarını masada bırakarak koştu. Ben ilk geldiğimde ona bakıp her şeyimi kilitlerken, o her şeyini bırakıp yine yardıma gitti ama bulamadı. Dedim, “gel merak etme! Onlar geri dönerler.” Tam bu esnada soldaki ortayaşlı çift tartışıyordu. Sebep mi? Kadın erkeğin t-shirtüne vişne suyu dökmüş. Kim bilir kaç kere bizde aynı sebepten ötürü birilerine kızdık, birileri bize kızdı ya da küstük. İnsanları her anlamaya çalıştığımda, kendimi düşünüyorum. Kendimi her düşündüğümde de, düşünceler içinde kaybolup saçma düşüncelere ulaşıyorum ya da yine başa dönüyorum.
Neden önyargı var ve neden paylaşmıyoruz?
Seyahat bazen azim ve istekdirSMLXL